Başlarken

İlk Seramik – 1960

Çömlekçi kilini ilk defa 1960 yılında İstanbul, Karaköy’deki Balmumcu Sanat atölyesinde elime aldım. Burası “Eczacıbaşı Seramik” tarafından kurulmuş, dileyen kişilere açık bir sanat ve uygulama merkezi olarak hizmet veriyordu.

Akademi Seramik Bölümünün o yıllardaki kısıtlı ve yetersiz olanaklarına kıyasla, Balmumcu merkezi meraklı ve istekliler için tam da susuzluğu gideren bir vaha gibiydi.

Akademi’de programlı olarak öğrenmeye başladığımız sanat kültürü biz öğrencilere yepyeni ufuklar açmaya başlamıştı.

1879’da Kuzey İspanya’da gün ışığına çıkarılmış, Paleolitik çağa ait Alta Mira mağarası duvarlarına inanılmaz bir ustalıkla resmedilmiş olan vahşi hayvan figürleri ve güncel yaşam tasvirleri kitap sayfalarında beni büyülüyordu.

Balmumcu’daki ilk deneyimim, Alta Mira resimlerinin bende bıraktığı etkiyle, acemice hazırladığım 18 x 20 cm’lik bir alçak rölief idi.

Okuldaki sanat eğitimimiz henüz başlıyordu. Herşeyi öğrenmeye ve kendini aşmaya gerçekten istekli küçük bir öğrenci grubu olarak tüm gayretimizle çalışıyorduk.

Dönemin eğitim programı tabii ki bugünden farklıydı. Hepsinden önce Akademi, tarihinde ilk defa, Mimarlık için olduğu gibi diğer sanat dallarında da sadece lise mezunlarına kapılarını açıyor, çok seçmeli ve kademeli sınav sistemiyle 5 yıl süreli bir yüksek eğitim vaat ediyordu.

Ayrı ayrı katıldığım sınavlarla Resim ve Heykel bölümlerini de dereceyle kazandığım halde öncelikli tercihim Dekoratif Sanatların Seramik Bölümü eğitimiydi. Ders dağılımına göre ilk iki yıl “Galeri” olarak tanımlanan genel sanat eğitimine ayrılmıştı. 2.yıl tamamlandığında D.S.B. öğrencileri Grafik, Sahne ve Görüntü Sanatları, Tekstil, İç Mimarlık, Seramik gibi dallardan birini kesin seçim yaparak takip eden üç yıl sonunda meslek eğitimlerini tamamlamış oluyorlar ve bu suretle, 5 yıllık yüksek eğitimin dereceli ( Orta – İyi – Pekiyi ) Yüksek Lisans diplomasına hak kazanıyorlardı.

Çok değerli “Galeri” hocamız ressam Prof.Sabri Berkel, öğrencilerini görsel sanatların renkli, derin ve sonsuz dünyasında var edebilmek için “günde en az 25 saat çalışmalısınız” talimatı ile bizlere bitmeyen enerjisini, sanata bakışını, bu dünyaya karşı duruşu ile ustalığını, bilgi ve görüşlerini aktarmada gerçekten cömert ve özverili davranıyordu.

İki yıl süreyle, Antik Yunan heykellerinden desen çalışması yapıldı. S.Berkel hocanın, arada bir Resim bölümüne geçmem hususunda yapıcı uyarılarından keyif alıyordum. Ancak, o gün için seramik sanatını meslek edinmemin daha isabetli olacağını düşünüyordum.

Oysa beni heyecanlandıran seramikçilik değil, tüm dalları ile sanatın bizzat kendisiydi. Çağlar boyunca tarihinde eşsiz örnekleri yer alan SERAMİK de güncel kullanıma hizmet ettiği kadar kimi zaman bir resim + heykel bileşkesi kimi zaman da yalnız resim ya da yalnız heykel değil miydi.

Ayrıca da hem sanat hem teknoloji; hem kimya hem fizik, hem de geometri; hatta malzemeleri itibariyle jeoloji, metalürji; kullanım itibariyle mimarlık, iç mimarlık, ergonomi ile yakın teması olan bir disiplin değil miydi. O halde bu çok disiplinli meslek bana bilim dünyasının da çok bilinmeyenli kapılarını aralama fırsatı verebilirdi.

Sonuçta da öyle oldu. Yıllar yılları kovaladı. Bir eğitimciye dönüşmenin ve yaşam boyu gelişimi sürdürmenin heyecanı beni işime ve öğrencilerime bağladı. O öğrenciler ki, geçen zaman içinde pek çoğu birbiri ardına benim çok değerli meslektaşlarım oldular.

2011’li zaman dilimine eriştiğimde genç öğrencilere, mesleğe yeni atılanlara ve de geçmişe dönük arka gözle bakmak isteyenlere burada kendi eğitim dönemim ve meslek yaşamımdan örneklerle yaklaşık elli yılı içine alan kısa ve küçük bir kesit sunmak istedim.

Sunulan örneklemeler izleyenlerde yabancılık uyandırabileceği gibi şaşırtıcı etki de bırakabilir. Kanımca her olguyu kendi döneminin değerleri içinde irdelemek yanıltıcı olmaz. Asıl önemli olan insanın her şeyden önce kendini aşma yolundaki azim ve iradesidir.

Henüz televizyon, müzik seti, uydu telefonun bulunmadığı bilgisayarsız, tramvaylı zamanlardan bugüne duygularımızda, dış dünyayı algılamada neler değişti? Teknolojik gelişmelerle yaşam biçimleri dönüşüme uğrarken sanatsal algılar da gelişerek değişti mi? Yoksa sanat üretimi de 21.yy gelişimlerine bağımlı hale mi geldi. Malzemelerin ancak sınırlı çeşidi bulunan yokluk ve darlık yıllarından, yüzlerce çeşit silginin bulunduğu bugünkü bolluğun daha üstün düzeyde sanat yapımına ne gibi katkıları oldu? Baş döndürücü bir hızla ilerleyen teknolojinin insan yaşamını da şaşırtıcı bir hızla yepyeni kalıplara dönüştürdüğü günümüzde, sanatın kendisi de aynı hızla farklı kalıplara girdi.

Uzak geçmişin sadece monarşiye ve de aristokrasinin seçkinlerine özel, ayrıcalıklı bir tüketim ürünü olan sanatın, günümüz şartlarının getirdiği teknik olanaklarla sokaktaki insanın yaşamına kolayca ve çok kısa bir süreçte sokulması hiç de güç olmadı.

Sözün özü, kısa sayılan yaşam döngüsünde dış dünyayı algılama biçimleri de değişiyor. Bu dönüşümde değişmeyen insanoğlu mu, yoksa ilk önce değişime uğrayan yine onun kendisi mi !